21. Yüzyıl'da ticaret savaşları

1890’lardan itibaren yeni bir güç olarak ortaya çıkan Amerika Birleşik Devletleri'nin Cumhuriyetçi Başkanı Benjamin Harrison, kongreden 1890 yılında McKinley Tarif Yasası’nı çıkardı. Bu yasa, biri politik, diğeri ekonomik amaç içeren bir yasaydı ve temeli de ilk büyük ticaret savaşının taşlarını döşüyordu.

A+ A-

Prof. Dr. Süha ATATÜRE (İstanbul Gedik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı)

21. Yüzyıl’da dünyanın yeniden ticaret savaşlarına sahne olacağının açık ipuçlarını Donald Trump henüz Başkan olmadan seçim kampanyaları sürecinde vermişti. Önce seçileceğine olası bakmayanlar, Başkan olduktan sonra da ‘bunu yapamayacaktır’ diye düşünenler yanıldı. Sonra bunun yalnızca Amerika Birleşik Devletleri ve Çin Halk Cumhuriyetleri (ÇHC) arasında geçeceğini düşünen batılı devlet insanları da şaşırarak yanıldıklarını anladılar. Ne var ki; artık tüm taraflar gerçek bir ticaret savaşında sahne almışlardı.
4 Temmuz 2018 günü Avustralya’nın Çin eski Büyükelçisi Geoff Raby, mayısta başlayan sürece ‘tırmanış üzerine tırmanış’ uyarısını yaparken; Beijing de durumu, ‘ekonomi tarihinin en büyük ticaret savaşı’ olarak niteliyordu. Gerçekten bu en büyük ticaret savaşı mıydı? Bundan önce böyle savaşlar olmuş muydu? Bugünkü ticaret savaşlarının nasıl bir sonuç vereceğini şimdiden söylemek olanaksız; ancak bundan önceki ticaret savaşının 1914’te 1. Dünya Savaşı öncesinde yaşandığını söylemek anlamlı olsa gerek...
1800’lerde Amerika’nın dış satım malları; hammadde, buğday, et ve balık, tütün, keten türü mallar olurken, 1890’larda Amerika güçlü bir sanayiye kavuşmuş ürünleri de makinalar, kimyasallar, elektrikli araçlar ve işlenmiş gıda ürünlerine dönüşmüştür. İşte ABD’nin sanayileştiği ve güçlendiği 19. Yüzyıl’ın başında, ayrıca aynı alanda çalışan şirketler bir tepe organizasyonunun yönetimine bırakılarak tröstler (trust) oluşturulmuştu. Tüm dünya ticaretinde bu tröstler söz sahibi olmaya başladı. Standart Oil Trust, American Tobacco Company ve American Sugar Refining Company, bu tröstlerin en büyüklerindendi ve artık dünya ticaret piyasalarını kontrol ediyorlardı.

İlk büyük ticaret savaşının taşları 1890’da döşendi
1890’lardan itibaren yeni bir güç olarak ortaya çıkan Amerika Birleşik Devletleri'nin Cumhuriyetçi Başkanı Benjamin Harrison, kongreden 1890 yılında McKinley Tarif Yasası’nı çıkardı. Bu yasa, biri politik, diğeri ekonomik amaç içeren bir yasaydı ve temeli de ilk büyük ticaret savaşının taşlarını döşüyordu. Yasa iki kavram getirdi: karşılıklılık (reciprocity) ve korumacılık (protectionism). Her ikisinin de amacı; ülkenin yeni şirketlerini ve ulusal sanayii korumak, daha üstün bir politik güç ve ticaret sağlamaktı.
ABD, karşılıklılık ilkesiyle Latin Amerika ülkelerine tarif kolaylıkları sağlarken; aslında Latin Amerika’nın ticaret yolunu Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya çevirmişti. Bunun anlamı; Latin limanlarının Avrupalı ihracatçılara kapanması ve Avrupa’da muâzzam bir işsizliğin ve pahalılığın artmasıydı. Amerika’da 1894’te Demokrat Başkan Grover Cleveland’ın çıkardığı Wilson-Gorman Tarif Yasası ve 1897 yılında bu kez Cumhuriyetçi Başkan William McKinley zamanında çıkarılan Dingley Tarif Yasası ile Avrupa ülkelerinin ekonomilerini yıkan son adımları da atarak, Avrupa ülkeleri arasındaki anlaşmazlık ve çaresizliği uzaktan izledi. Bütün birleşme girişimlerine ve ABD’nin bu hamlesine karşı nasıl korunacakları ile ilgili çabalarına karşın Avrupa bunu başaramadı. İşte Amerika’nın ticaret savaşına karşı koyamayan Avrupa, kendi içinde kavgaya başlayınca da tüm dünya, 1914’te başlayan 1. Dünya Savaşı’nı yaşamak zorunda kaldı.

2002’deki çelik tarifi geri çekilmişti
Bir ticaret savaşı, kendisine engeller koyulan ülkenin de misilleme yapması ve kendi engellemelerini koymasıyla oluşur. Buna göre 2002 yılında George Bush’un Avrupa Birliği’ne karşı koyduğu çelik tarifi, AB ülkelerinin konuyu Dünya Ticaret Örgütü’ne taşımasıyla geri çekildi. Ancak Trump bu konuda Bush kadar hazırlıksız değildi. Trump, daha kampanyası sırasında; “Amerika, işsizler, evsizler, yoksullar ülkesi olamaz, bu şekilde Amerika yeniden büyük olamaz” diyerek Başkan oldu. İlk 100 gün konuşmasında; toplam ticaret açığının 800 milyar dolar olduğunu, bunun en büyük parçasının Çin Halk Cumhuriyeti’ne ait olduğunu, Çin’in mülkiyet haklarına karşı dürüst olmadığını, devlet desteğinin haksız rekabete yol açtığını ve durumun böyle devam edemeyeceğini açıkladı. Nihayet bunların somut uygulamalarını da açıkça göstererek, 2018 yılı ocak ayından itibaren yalnızca Çin Halk Cumhuriyeti’ne değil, kendi aleyhine ticaret açığı olan diğer ülkelere de tarifler koydu. 3 Temmuz 2018 tarihine kadar bu savaşın hamleleri tabloda görülmektedir.
3 Temmuz 2018 günü ise Trump, Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı 34 milyar dolarlık yeni bir tarif uygulamaya başladı. ABD’nin; Çin makinaları, otomobil parçaları ve tıbbi araçlara koyduğu bu tarife Çin Halk Cumhuriyeti de, 34 milyar dolarlık ABD soyası, et ve deniz ürünlerine tarife koyarak karşılık verdi. Trump’ın 16 milyar dolarlık yeni bir tarifi yakın zamanda açıklayacağı bildiriliyor.
ABD’nin Ticaret ve Sanayi Politikaları Direktörü Peter Navaro, “Çin Halk Cumhuriyeti’nin ABD’ye vereceği karşılıkların ABD ekonomisini etkilemeyeceğini” ifade ederken; Birleşik Krallık’ın eski Danışmanı ve Ekonomi ve Ticaret Araştırma Merkezi Başkanı Vichy Pryce ise, ticaret savaşlarının tüm tarafları zarara uğrattığını ileri sürmekte.Aslında ABD’nin kabaca 19 trilyon dolar ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin de 12 trilyon dolar ticaret hacmi içinde bu 30 ya da 50 miyar dolarlık uygulamaların, her iki tarafın da uğrayacağı bazı iş kayıpları ve çok düşük düzeyde olumsuz büyüme etkisi dışında fazla bir etkisi olmayacaktır. Ancak, özellikle ulusun çıkarlarının korunması temelinde; bir iç politika aracı, verilmiş bir sözün yerine getirilmesi, Çin’e özellikle mülkiyet hakları konusunda uyarıda bulunmak, gelişmeleri sonraki yıllarda Dünya Ticaret Örgütü’ne kanıt olarak göstermek ve belki de yaklaşan kongre seçimlerinin kaygısı Trump’a bunu yaptırmış olacaktır. Çünkü, bu küçük uygulamalar büyük ekonomileri sarsacak düzeyde sayılamaz. 1890’larda ABD’nin Avrupa’ya uyguladığı ve sonu savaşa dayanan uygulamalara bakıldığında, bugünkü uygulamaların hayati önemde olmadığı kolayca anlaşılacaktır.